Tasavvuf; Ruhen Allah'a ermek, fiziken muhsin, nefsen muhlis ve irade olarak da Allah'a teslim olmak demektir.

Canana canı gönülden ulaşmayı dile.. Mevlana Hz.

Konferans duyurusu: Her Pazar saat 13.00-17.00 arası Konya Tasavvuf  Derneği konferans salonu'nda Şemsi Tebrizi Türbesi yanı. Giriş ücretsizdir.

Sualler ve Cevaplar

SORU: Tarikat Nedir?

CEVAP: Tarik yol demektir. Tarikatların hepsi Allah'ın müsaadesiyle kurulmuştur. Tarikat dediğimiz şey, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) devrinden başlıyor. Bu olayın içinde insanın Allahu Teala'ya ulaşması var. Fizik bedeninin Allahu Teala'ya kul olması, nefsin tezkiyesi var.

Peygamber Efendimiz (SAV) den günümüze uzantısı olan bütün tarikatlar Allah'ın emriyle, ilmi ile ve de müsaadesi ile kurulmuştur. (A) tarikati, (B) tarikati, bütün tarikatlar onun yolundadır. Bunların hepsinin bütünü tasavvufu teşkil etmektedir. Her tarikatta 7 Fatiha okunur ve bu Fatiha o tarikatin silsilesi boyunca gelen 14 büyüğe (saadat) hediye edilir. Tasavvufta ise hiçbirisi hangisi olursa olsun bunun dışında kalmazlar. Yani bütün saadatlara Fatiha okunur.

 

Peygamber Efendimiz (SAV)den bu tarafa devam edebilen tarikatlar bundan 14 asır evvel Hak Teala'nın bütün emirlerini yerine getirmek istikametinde çalışan sahabeyle başlamıştır. Peygamber Efendimiz (SAV) ve sahabe ne yaptı ise aynı şeyleri devam ettiren guruplar... Zamanımızda da bir çok tarikatın yaşadığını görüyoruz. Hepsi Allah'ın yolundadır. Allah onlardan razı olsun.

Öyleyse tarikatla tasavvufu birbirine karıştıranlar şunu bilecekler ki, "Tasavvuf" bütün tarikatların ötesinde, hepsini eşit kabul eden, hepsinin mürşitlerine birden Fatiha okuyup hediyeler gönderen bir özellik taşır.

Devamını oku...
Kör, sağır ve dilsiz olmak PDF  Array Yazdır Array  e-Posta
Konya Tasavvuf Derneği - Tasavvuf Kavramları

Acaba Allahû Tealâ bununla ne demek istemektedir? Evvelâ şunu söyleyelim, herkes doğuşundan itibaren kör, sağır ve dilsizdir. Ama diyeceksiniz ki; insanların %90’dan fazlasının belki %99’dan fazlasının kör, sağır ve dilsiz olmadığını biliyoruz. Görüyorlar, işitiyorlar. Ama yine de kör, sağır ve dilsizler. Bu âlemdeki alelâde şeyleri anlamak, görmek ve işitmek idrak etmek konusunda değil, Allah’ın söylediklerini görmek, işitmek ve idrak etmek anlamında kör, sağır ve dilsizlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de, Allahû Tealâ insanlara emirler vermiştir, buyuruyor ki:

-20/TÂHÂ-124: Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.
Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim (hayat) vardır. Ve kıyâmet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.

-20/TÂHÂ-125: Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad kuntu basîrâ(basîran).
(Kıyâmet günü şöyle) dedi: “Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben (daha önce) görüyordum.”

“Bana ulaşmayı dileyeceksiniz. Eğer dilemezseniz, siz ölüsünüz. Siz körsünüz. Siz sağırsınız. Siz idrakten acizsiniz. İdrak edemezsiniz. Biz onları kör olarak haşr edeceğiz. Onlar da kıyâmet günü bize diyecekler ki ama dünya üzerinde yaşarken biz görüyorduk.”

İşte o insanlar bizim anlattığımız mânâda kör, sağır ve dilsiz olanlardır. İnsanlar bu dünyaya gelmişler, yaşadıklarını zannediyorlar ama Allah’a göre yaşamıyorlardır, ölüdürler.

Fıkrayı hatırlayın. Avcı anlatıyor: “Aslan ağzını açmıştı. Ben de kafamı aslanın ağzından içeriye soktum, aslan da beni yedi. Ölmüştüm.” Arkadaşları: “İyi ama yaşıyorsun.” dediğinde avcı:“Siz buna yaşamak mı diyorsun, Allah’ını seversen.” diyor.

Allahû Tealâ’nın yarattığı her insan mutlaka başlangıçta kör, sağır ve dilsizdir. Dalâlettedir, küfürdedir. Bütün negatif faktörler üzerindedir. Doğduğundan hangi noktaya kadar bütün negatif faktörler üzerindedir? Allah’a ulaşmayı diledikleri noktaya kadar

O noktaya kadar herkes ölüdür. Herkes kör, sağır, dilsiz, idraksizdir. İnsanların gözleri var ama hidayetçiyle hidayetçi olmayanı birbirinden ayıramayan gözlere sahiptirler. Onların kulakları vardır ama onlar, hidayetçinin söylediğini anlayamayan, duyamayan, işitemeyen kulaklardır. Onların işitme hassaları vardır ama hidayetçinin söylediğini işitemeyen hassalardır. Kulaklar işitemez. Çünkü kulaklarda vakra vardır. İşitme hassaları işitmez. Kulaklar duymaz çünkü kulaklarda vakra vardır. Duysaydı, işitme noktasına ulaştıracaktı ve kişi mânâsına varacaktı. İşitme hassası da çalışmaz. Çünkü mühürlüdür. Olay bu kadar mı? Hayır. O kişinin kalbinde ekinnet vardır. O kişinin kalbi mühürlüdür ve kalbinde küfür vardır. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes için, kâfirdir diyor. İyi ama adam Allah’a inanıyor.

Allah’a inanması Allah’a yetmiyor. Mü’min olabilmesi için kişinin mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzımdır. Öyleyse kör, sağır ve dilsiz insanlardan Allah’ın muradı nedir?

Allahû Tealâ diyor ki:

-6/EN'ÂM-36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).
(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra ona döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)

Allahû Tealâ diyor ki: “Sen mezardaki ölülere işittiremezsin. Davete sadece işitenler icabet eder.”

Kur’ân-ı Kerim bu insanlar için kâfir hüviyeti vermiştir.

-2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

-2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun) ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.

“Habibim, sen o insanlara söylesen de söylemesen de birdir. O kâfirler mü’min olmazlar. Onların basar isimli görme hassalarının üzerinde gışavet adlı bir perde çektik. Onların sem’i isimli işitme hassaları mühürlüdür. Onların kalpleri idraksizdir. Onların kalpleri de kalplerindeki idrak hassası da mühürlüdür. Görme hassası mühürlü yani üzerinde gışavet adlı bir perde vardır. İşitme hassası mühürlüdür. Evvelâ görme hassası üzerinde perde olduğuna göre, kişi göremez. İşitme hassası da mühürlüdür, kişinin işitmesi de mümkün değildir. Kalbi de mühürlüdür, kalbindeki idrak hassası çalışmaz. Kalbinde ekinnet vardır. Ekinnet olan bütün kalpler mühürlü kalplerdir. Ekinnet olan bütün kalpler kâfirlere aittir. Allahû Tealâ onların kâfir olduklarını ifade etmektedir ve burada hassalardan bahsetmektedir. Öyleyse bu insanların Kur’ân’daki adı, kâfirdir.

Bütün insanlar hayata bu standartta, kâfir olarak başlar. Herkesin görme hassalarının üzerinde gışavet vardır. İşitme hassalarının üzerinde mühür vardır. İdrak hassalarının üzerinde yine mühür vardır. Kalplerinde küfür vardır ve bu insanlar kâfirdirler. Kalplerine îmân girmemiştir.

Bu kişilerin kalplerine ne zaman îmân girecek? İnsanlar 1. basamakta olayları yaşar. 2. basamaktakiler de değerlendirir. Olayları herkes yaşar ve değerlendirir. Bu değerlendirilenlerden büyük kısmı Allahû Tealâ tarafından seçilirler, Allah’a ulaşmayı dilemek için hazırdırlar ama bunların da büyük kısmı yine Allah’a ulaşmayı dilemezler. Seçilsin veya seçilmesin Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin kurtuluşu mümkün değildir. Ne yazık ki gideceği yer, cehennemdir.

Küfrün muhtevasına dikkatle bakın. Gözler kör, kulaklar sağır, kalpler idraksizdir. Bu insanlar Bakara Suresinin 6. ve 7. âyet-i kerimelerine göre kâfirdirler. Peki, bu kadar mı? Hayır, bu kadar değil. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, Allah’a ulaşmaya inanmayanlar bu standartlar içindedir.

Allahû Tealâ diyor ki:

-17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

-17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

Allahû Tealâ burada uzuvlardan söz etmektedir. Kulaklardaki muhtevaya bakıyoruz, kulaklar duymak için yaratılmıştır. İşiten, beyindeki işitme hassasıdır. Allahû Tealâ burada, gözlerdeki engelden, kulaklardaki engelden, kalplerdeki engelden bahsetmektedir. Gözlerdeki engel, hicab-ı mesture, gizli perdedir. Kulaklardaki engel vakradır. Kalplerdeki engel de, ekinnettir.

“Seni işitmelerine mâni olmak için, onların kulaklarına vakra koyarız. Seni fıkıh etmelerine mâni olmak için, kalplerine ekinnet koyarız. Seni görmelerine mâni olmak için seninle onların arasında hicab-ı mesture vardır. Sen sözlerini bitirdiğin zaman ruhlarını Allah’a ulaştırmaya inanmayanlar, nefretle arkalarını dönerler.”

Allahû Tealâ burada, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz tebliğ yaparken, insanların büyük kısmının durumundan, kör, sağır ve dilsiz insanlardan bahsetmektedir. Gözler kör, kulaklar sağır, kalpler dilsiz ve idraksizdirler. Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde Allahû Tealâ kâfirlerden, görme hassasından, işitme hassasından, idrak hassasından bahsetmektedir. O hassaların mühürlü olduğunu söyler. İdrak hassası da mühürlü, işitme hassası da mühürlü, görme hassası da mühürlüdür. Allahû Tealâ bu insana, “Dalâlette olan insan, Allah’ın âyetlerinden gâfil olan insandır.” diyor.

Allahû Tealâ diyor ki:

-45/CÂSİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

-7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

Allahû Tealâ birinde hassalardan bahsederek dalâlette olanların dizaynını, ikincisinde de vücudun azasından, uzuvlarından bahsederek, dalâletin ölçüsü verilmektedir.

“Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların gözleri vardır ama o gözlerle göremezler. Onların kulakları vardır ama o kulaklarla işitemezler. Onların kalpleri vardır ama o kalplerle idrak edemezler.”

Gözler görmüyor, kulaklar işitmiyor, kalp idrak etmiyor. Kişi kör, sağır ve idraksiz yani dilsiz… Allahû Tealâ diyor ki: “Fıkıh etmezler, idrak etmezler. Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, hayvanlardan daha çok dalâlettedirler. Onlar bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.”

Kim bu insanlar? Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar kimdir? Hepsi Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Öyleyse bu minval üzere konumuza daha çok yaklaşalım.

Allahû Tealâ Araf Suresinin 179. âyeti kerimesinde hayvanlardan daha çok dalâlette olan insanlardan bahsetmektedir. Ne demek istediğini başka âyetlerden anlıyoruz. Allahû Tealâ diyor ki:

-6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).
Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).

“Ne kadar hayvan türü varsa, uçanlar varsa, yürüyenler varsa ve sürünenler varsa bütün bu hayvanatın hepsi dînlerini bilirler. İbadetlerini de bilirler. Hepsinin de başkanları vardır ve başkanlarına itaat ederler.”

Hiç arı kovanını düşündünüz mü? Birbirleriyle hiç kavga etmeden nasıl çalışıyorlar? Hepsi çiçeklere gidip bal toplayıp, kovanlarına dönüyorlar. Kimin için çalışıyorlar? Kendileri için mi? Yaptıkları balın %1’ini arılara üretiyor. Geri kalan %99’u kimin için? Arılar balı insanlar için vücuda getiriyorlar? Kâinatın en üstün varlığı olan insanlar için. Arılar antenleriyle çok uzaktan birbirleriyle telsiz yoluyla hava dalgalarıyla haberleşir.

Aynı olay karıncalarda da vardır. Antenleriyle haberleşirler. Yiyeceğin depo edilmesi lâzımgelen şeylerin nerede bulunduğunu haber verirler. Bir anda orası karıncalarla veya arılarla dolar. Hangi çiçekten bal alınacağını, her arı ulaştığı zaman diğerlerine haber verir. Haberi alanlar oraya üşüşürler. Arılar birbirinden haberli, görevlerini insanlardan çok üstün bir şekilde gerçekleştiren hayvanlardır. İnsanlara örnek olan, insana benzemeyen mahlûklar…

Allahû Tealâ bize ibret olsun diye karıncaları göstermektedir. Karıncalar nasıl çalışırlar? Yuvalarına yiyecek taşırlar. Herbiri devamlı çalışmakla meşguldürler. Birisi giderken ikincisi geri döner. Giden kendisine haber verilen depoya yiyeceğin olduğu yere gidip onu yuvasına götürmek üzere harekete geçmiş durumdadır.

Bir arı kovanına dikkatle bakın. Asker arılar, kraliçe arı ve çalışan arılar diye 3 bölüm söz konusudur. Arı gibi çalışmak buradan gelir. Allahû Tealâ bu hayvanların hepsinin dînlerini bildiğini ve ibadetlerini yerine getirdiğini ifade etmektedir.

“Bu ibadetlerini yerine getiren, dînlerini bilen, çalışmaları insanlara örnek teşkil eden hayvanlar var ya, onlar dalâlette olan insanlardan daha üstündür. Dalâlette olan insanlar, o hayvanlardan daha aşağıdadır. Daha çok dalâlettedir.”

Yani ölçü dalâlette olmaktır. Hayvanlar dalâlette değiller. Allah’a ulaşmayı dileme kavramı söz konusu değildir. Cinler için de geçerli değildir. Elbette cinlerin Allah’a ulaşmaları söz konusu değildir. Çünkü ruhları yok ama onlar da nefs tezkiyesini diliyorlar ve nefs açısından hidayete eriyorlar. Diledikleri andan itibaren nefs tezkiyesi onlar için de geçerlidir. Cinler de nefs tezkiyesi yaparlar, insanlar da.

Araf Suresinin 179. âyeti kerimesinde, Allahû Tealâ hayvanlardan daha çok dalâlette olan insanlardan bahsetmektedir. Hayvanlar dînlerini bildiklerine göre, ibadetlerini yaptıklarına göre Allah’ın onlardan istediği şey her neyse, onu gerçekleştiriyorlar demektir. Bu insanlar böyle olan hayvanlardan daha çok dalâlettedirler.

Araf-179’un özelliği; dalâlette olanların vasıflarının uzuvlar itibariyle dizayn edilmesidir. Aynı dalâlet ölçüleri, Casiye-23’te de verilmiştir. Ama bu sefer uzuvlar itibariyle değil, hassalar itibariyle:

-45/CÂSİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

“Habibim o hevalarını, nefslerini kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Allah onları ilimleri üzere dalâlette bırakır.”

İşte bunun adı faydasız ilimdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin ilmi, kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. Dîn ilimlerinden hangisini hangi ölçüde insanlar bilirlerse bilsinler, eğer Allah’a ulaşmayı dilemiyorlarsa onlar Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.

Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

-10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

-10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

“Allah’ın âyetlerinden gâfil olan insanlar, dalâlettedirler. Onlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir.”

Öyleyse bu bapta müesseseye dikkatle bakalım. Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, hevalarını kendilerine ilâh edinenlerden bahsetmektedir. Onların, ilim sahibi olmalarına rağmen dalâlette olduğunu ifade etmektedir. Bu ilim üzere dalâlette kalanlar, faydasız ilimleri sebebiyle dalâlette olanlardır.

Dîn âlimlerinden, kimlerin ilimleri faydasız ilimdir? Eğer ilimleri onları Allah’a ulaşmayı dilemeye ulaştıramıyorsa, o zaman bu ilim faydasız ilimdir. Onları dalâletten kurtaramayan bir ilimdir. Allahû Tealâ o faydasız ilimleri sebebiyle dalâlette kalanların durumunu uzuvlar açısından değil, hassalar açısından söylüyor.

Araf-179, dalâlette olanların, uzuvlar açısından hüviyetini vermektedir. Allahû Tealâ diyor ki: “Gözleri vardır görmezler. Kulakları vardır, işitmezler. Kalpleri vardır, idrak etmezler, fıkıh etmezler ve bunlar dalâlettedirler. Allah’ın âyetlerinden gâfildirler.”

Casiye-23’te de Allahû Tealâ bir kısım insanların dalâlette olduğunu söylüyor ama bu sefer uzuvlardan bahsetmiyor, hassalardan bahsediyor. Allahû Tealâ: “Onların görme hassalarının basar isimli, görme hassalarının üzerine gışavet adlı perde çektik.” diyor.

Görme hassaları perdeli, gışavetle örtülmüş durumdadır. Onların işitme hassaları da idrak hassaları da mühürlüdür. Kimdir bu insanlar? Onlar dalâlette olan insanlardır. Dalâlette olan bu insanlara dikkatle bakın. Bunlar burada belirtilmiyor ama Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır. Kim ilmi sebebiyle dalâlette bırakıldıysa, o Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardandır. Kimdir bu insanlar? Allah’ın yolunu yol kabul etmeyenlerdir.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-7/A'RÂF-146: Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

İşte bu insanlar âlim geçinirler. Ama ilimleri onlara hiçbir şey kazandırmaz. Sadece yeryüzünde kibirle dolaşırlar.

Allahû Tealâ ölçü veriyor: “Onlar Allah’ın bütün âyetleri görseler, onlara yine inanmazlar.”

Bütün âyetlerden Allahû Tealâ’nın muradı nedir? Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan, iradenin teslimiyle sona eren, insanı mutlaka cennet saadetine ve dünya saadetine en üst boyutlarda ulaştıracak olan ilimdir.

Allahû Tealâ: “Bu konudaki bütün âyetleri görseler onlara inanmazlar.” diyor. Konunun bu olduğunu hemen arkasından net olarak görebiliyoruz. “Onlar irşad yolunu gördükleri zaman, irşad yolunu kendilerine yol olarak kabul etmezler. Dalâlet yolunu, gayy yolunu gördükleri zaman o yolu kendilerine yol kabul ederler.” Zaten dalâlettedirler. Bütün insanlar doğuşlarından itibaren aynı yolda kalırlar. Dalâletten kurtulmayı hiç düşünmezler. İlimleri onları oraya ulaştırmaz.

Bu durumdaki olaya bakıyoruz; Allahû Tealâ’nın dizaynında hangi muhteva var? İrşad yolunu gördükleri zaman yol olarak kabul etmezler. Yani gayy yolunu gördükleri zaman yol olarak kabul ederler. Yeryüzünde kibirlenen bu kişiler, Allah’ın bütün âyetlerini görseler inanmazlar. Hangi konudaki âyetleri? İrşada müteallik âyetleri yani insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması konusundaki âyetleri.

Allahû Tealâ diyor ki: “Fizik vücudun, nefsin, iradenin, Allah’ın teslimine müteallik âyetlerini görseler onların hiç birine inanmazlar.” Nitekim sonuç da ona göre geliyor. Çünkü Allahû Tealâ diyor ki: “İrşad yolunu görüp kabul etmemelerinin, gayy yolunu görüp kabul etmelerinin sebebi, bu insanların Allah’ın âyetlerinden gâfil olmaları ve Allah’ın âyetlerini tekzip etmeleri yalanlamalarıdır. Kim Allah’ın âyetlerini tekzip ederse, yalanlarsa, Allah’a ulaşmayı, Allah’a mülâki olmayı yalanlarsa, onların amelleri boşa gitmiştir.”

Öyleyse faydasız ilimden Allah’a sığınırız. Şimdi bu babtaki muhtevaya baktığımız zaman ne görüyoruz? Gördüğümüz şey açık ve kesindir. Bu insanlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır. Hangi âyetlerden gâfil olanlar? Hidayete müteallik âyetlerden gâfil olanlar, irşad yoluna müteallik olan âyetlerden gâfil olanlar, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir vetireden gâfil olan insanlar.

Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın âyetlerinden gâfil olan insanlara bakın. Hepsi uzuvlar itibariyle, kör, sağır, dilsizdir. Hepsi idrakleri itibariyle, işitemeyen, göremeyen ve idrak edemeyen insanlardır. Bu insanlara bakıyoruz. Bunlar kör, sağır, dilsizdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için 3 unsur da geçerlidir. Bu insanlar uzuvlar itibarıyla görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara, idrak etmeyen kalplere sahiptirler. Bu insanlar, hassaları itibariyle, görme hassası gışavetle örtülü olan, işitme hassası mühürlü olan, idrak hassası mühürlü olan insanlardır. Hepsinin müşterek özellikleri, sadece bir tek açıdan birbirine tam uyum sağlar: Allah’a ulaşmayı dilememeleri. Hepsi aynı hastalıktan malûldür; Allah’a ulaşmayı dilemezler.

Allahû Tealâ’nın söylediklerine dikkatle bakın:

-35/FÂTIR-22: Ve mâ yestevîl ahyâu ve lel emvât(emvâtu), innallâhe yusmiu men yeşâu, ve mâ ente bi musmiin men fîl kubûr(kubûri).
Ve hayy (diri) olanlar ve ölüler eşit olmaz. Muhakkak ki Allah, dilediğine işittirir. Ve sen, kabirlerde (mezarlarda) olanlara işittirici değilsin.

“Sen ölülere işittiremezsin. Onlar mezardaki ölüler gibidirler. Onların sana baktıklarını görürsün, seni gördüklerini zannedersin, onlar sana bakarlar ama seni görmezler.”

Onların Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e sadece baktıklarını ve O’nu kendileri gibi birisi zannettiklerini ifade ediyor. Onu irşad makamı olarak, hidayet makamı olarak görmüyorlar, herhangibir insan olarak görüyorlar. Kur’ân-ı Kerim bu konuda diyor ki:

-25/FURKÂN-7: Ve kâlû mâli hâzer resûli ye’kulit taâme ve yemşî fîl esvâk(esvâkı), lev lâ unzile ileyhi melekun fe yekûne meahu nezîrâ(nezîren).
Ve dediler ki: “Bu nasıl resûl ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilseydi olmaz mıydı? Böylece onunla beraber uyarıcı olurdu.”

“Seni caddelerde, çarşılarda dolaşan, onlar gibi ekmek yiyen, yemek yiyen insanlarla konuşan bir insan olarak görüyor.”

Sadece herhangibir insan. Bu hicab-ı mesturenin, vakranın, ekinnetin alınması söz konusu mu? Elbette. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği zaman 3. basamaktadır. Derhal Allahû Tealâ onun kalbindeki bu durumu görür, işitir ve bilir. Hep kalbinize bakar. Allah’a ulaşma talebini, gördüğü, işittiği ve bildiği anda hepsi olur. Allahû Tealâ 4. basamakta derhal Rahmân esmasıyla tecelliye başlar:

Derhal kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır.

Sonra görme hassalarındaki gışaveti alır.

Sonra kulaklarındaki vakrayı alır. Sonra işitme hassasının üzerindeki mührü alır.

Sonra kalbin mührünü açar. Yani ekinnetin üzerindeki mührü açar. Hem uzvun üzerindeki hem de ekinnetin üzerindeki mührü açar ve kişinin kalbine o zaman îmân girer. Îmân girdiği için de küfür kalbi terk eder.

Dikkat edin, îmân kelimesi girmez, îmânın kendisi kalbe girer. Allahû Tealâ diyor ki:

-49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tû’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîûllâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

Allahû Tealâ niçin böyle söylüyor? Çünkü onlar Allah’a ulaşmayı dilememişlerdir. Dilemedikleri için kalplerinin içine îmân girmemiştir. Îmân girmediği için de küfür kalpten dışarıya çıkmamış, alınmamıştır. Dikkat edin, küfür kelimesinin, kalbinizdeki muhtevası dikkatle üzerinizde durmanız lâzımgelen bir muhtevadır. Kalbinizden çıkan şey küfürdür, kalbinize giren şey îmândır. Ne zaman kalbinize îmân girer?

Allah’a inanıyorsunuz.

İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanıyorsunuz

Bunu üzerinize farz olduğunu inanıyorsunuz.

Bu 3 unsur varsa Allahû Tealâ harekete geçer. Gözlerinizden hicab-ı mestureyi, kulaklarınızdan vakrayı, kalbinizden ekinneti alır. Bunlar uzuvlarınız üzerindeki engellerdir. Sonra görme, işitme ve idrak etme hassalarınızın üzerindeki engelleri alır. Kalbinizdeki ekinneti aldıktan sonra yerine ihbat koyar. Yani Allahû Tealâ tam 7 tane işlev yapar. Bu 7 işlevi yaptığı için, size 7 tane furkan verildiği için bir hedefe yürürsünüz. Bu 7 furkan sizi bir yere ulaştırır. Allahû Tealâ her furkanda günahlarınızın 1/7’ini örterek, 7 furkanda bütün günahlarınızı örter.

-8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

Allahû Tealâ sadece, furkan verir demiyor. “Furkan verir ve günahlarınızı örter. Gafletten kurtulursunuz. Gâfil olmaktan kurtulduğunuz yer, burasıdır. İşte bu noktadan itibaren, işiteceksiniz ve davete icabet edeceksiniz.” diyor.

Bu noktaya kadar gene bir davete icabet ettiniz. İcabet ettiğiniz davet neydi? Allah’a ulaşmayı dilemek davetiydi. İcabet ettiniz, Allahû Tealâ 7 tane furkanla ve günahlarınızı örtmekle sizi yeni bir merhaleye ulaştırdı. Burada Allahû Tealâ’nın 2. davetine icabet ediyorsunuz. Hem irşad makamını, irşad makamı olarak görüyorsunuz. Hem söylediklerini işitiyorsunuz hem de idrak ediyorsunuz. Yani artık, Allah’a ulaşmayı dilemek davetine icabet etmeyi aştınız. Nereye ulaştınız? Allah’a ulaşmayı dilemek davetini aştınız. Allah’a ulaşma davetine icabet edecek bir seviyeye ulaştınız. Davete, Allah’a ulaşma davetine işitenler icabet eder. İşitmeden evvel ne yaptınız?

Allah’a inandınız.

Allah’a insan ruhunun ölmeden ulaşmasına inandınız

Bunun üzerinize farz olduğuna inandınız.

Bu üç inanç, Allahû Tealâ’nın Rahmân esmasının tecellisine sebebiyet verdi ve Allahû Tealâ 7 tane furkanla sizin engellerinizi yok etti. Engelleri yok edince, işitmeye, görmeye ve idrak etmeye başladınız. İşte bu sebeple artık irşad makamına ulaşmak için Allahû Tealâ yardımcı olacaktır.

Bu noktadan itibaren, Allah’a ulaşmayı dilemeyi aştınız, Allah’a ulaşmak istikametinde harekete geçtiniz. İşte böyle bir dizaynda, Allah göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açar. Zikir yaptığınız için kalbinize %2 Allah’ın rahmeti girecek ve bu rahmet nefsimizin kalbinde kalıcı olarak Allah’ın Rahmân esmasının alâmetifarikası olarak yerleşir. Sonra nefsimizin kalbindeki %2 nur birikimiyle huşûya ulaşır. Huşûya ulaştığınız zaman, emin olacaksınız ki, Allahû Tealâ size mürşidinizi gösterir. Hacet namazı kılacaksınız ve irşad makamına ulaşırsınız.

Tâbiiyetinizle beraber 7 tane ni’met alacaksınız. Sonra da ruhunuz Allah’a ulaşacak. Öyleyse 1. davet, Allah’a ulaşmayı dilemeye davettir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ ona mutlaka furkan verir. O kişi işitir. İşitmeye, bilmeye, görmeye başlar. İşitmeye, görmeye ve idrak etmeye başlar. Böyle bir dizaynda o kişi bir yerlere ulaşır. Böylece 2 davete de icabet etmiş olursunuz.

Peki, bu Allah’a ulaşma konusundaki davete icabet eden kişinin özelliği nedir? O kişi 4. unsuru da kazanmıştır. Bu noktadan itibaren ruhunu Allah’a ulaştıracağından emin olan bir kişidir. Bu kişi huşû sahibidir. Öyle bir huşû sahibidir ki; Allahû Tealâ onlardan şöyle bahsediyor:

-2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

“Onlar yakîn hasıl ederek kesin şekilde inanırlar ki; ölmeden evvel ruhlarını Allah’a ulaştıracaklardır. Ölümden sonra tekrar ruhlarının Allah’a döneceklerine yakîn hasıl ederek, kesin şekilde, mutlak surette inananlardır.

Böylece hem 1. davete icabet ettiniz, Allah’a ulaşmayı dilediniz hem de 2. davete icabet ettiniz, Allah’a ulaşmak için harekete geçtiniz. Esasen irşad makamına ulaşıp tâbiiyetiniz gerçekleştiği an nefs tezkiyesine başlarsınız. Ruhunuz vücudunuzdan ayrılır, Allah’a doğru yola çıkar ve Allah’a doğru yola çıkan birisi olursunuz. Allahû Tealâ ruhunuzu mutlaka Kendisine ulaştırır. Artık sağır değilsiniz, dilsiz değilsiniz, kör değilsiniz, idraksiz değilsiniz. Bütün engeller alınmıştır. Dalâletten de küfürden de şirkten de fısktan da hüsrandan da kurtulmuş olursunuz.

Hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden niyaz ederek, dualar ederek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.

 

Hidayet Allah'a ulaşmaktır

Bakara Suresi 120. Ayet kul inne hudâllâhi huvel hudâ De ki: “Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”

kul: de, söyle  
inne: muhakkak ki, hiç şüphesiz  
hudâllâhi (hudâ allâhi): Allah'ın hidayeti, Allah'a ulaşmak  
huve: o  el hudâ: hidayettir

Ali Imran Suresi 73. Ayet kul innel hudâ hudallâhi De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.)

kul: de, söyle  inne el hudâ: muhakkak ki hidayet (Allah'a ulaşmak) 
hudâ allâhi: Allah'ın hidayetidir (Allah'ın Kendisine ulaştırmasıdır)


Ey Yüce Allah'ım, beni de ermiş evliyalarından kıl. Milyonlarca ermiş evliya sana ulaşmayı diledi ve sen onların ruhlarını kendine ulaştırdın. İşte bende öyle bir evliya olmak istiyorum. Bunu Kuran-ı Kerim'de son derece kolaylaştırmışsın. " Bir tek talebiniz kafidir, bunun için yapacağınız şey sadece bunu benden dilemektir" diyorsun Yarabbi! İşte diliyorum Yüce Allah'ım. Ben ruhumu sana ulaştırmak ve senin ermiş Evliyan olmak istiyorum. Eğer dileğim kalbi değilse bana kalbi dilek yapmayı nasip kıl. "Allah’ım ben ruhumu sana mutlaka ulaştırmayı diliyorum”.
Kim yukarıda ki dua'yı dilden değil kalpten söylerse işte o derecede üst boyutta bir kul olacaktır. Allahu Teala onu dünya ve cennet saadetine mutlaka ulaştıracaktır.

Peygamberlik iftirasına cevap

Ahlat ağaçları

Hidayet Nedir?

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 15 Haziran 2010 yılına ait takvim yaprağının ön yüzünü görmek için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz:

http://www.diyanet.gov.tr/yayin/diyanet_takvimi/ankara2010/haziran.pdf

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 15 Haziran 2010 yılına ait takvim yaprağının arka yüzünü görmek için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz:
http://www.diyanet.gov.tr/yayin/diyanet_takvimi/arka2010/Haziran.pdf

Valid XHTML 1.0 Transitional CSS ist valide!

porno